Skavsta Havalimanı Stockholm'ün güneyinde yaklaşık 100 kilometre uzaklığında bir havalimanı. Ben tabi Polonya'ya gitmeden önce bunun hiç farkında değildim. Ankara'dan geldiğimde kullandığım Arlanda Havalimanı oldukça büyük ve şehir merkezine de kısmen yakındı. Hatta Arlanda'ya herhangi bir servis olmadan ulaşmak mümkün olabiliyor kolayca. Metro ve tramvay kullanarak 1 saat civarında ulaşılabiliyor. Skavsta ise biraz abuk bir yerde olsa gerek ki tüm ucuz hava yolu şirketleri orayı kullanıyor.
Skavsta'ya ulaşım Flygbussarna isimli bir şirket tarafından sağlanıyor. Havaş gibi bir şey ama. Otobüslerin fiyatı 110 İsveç Kronu, yani yaklaşık 25 Türk lirası. Uçak biletlerini 60 Lira'ya aldığım düşünülürse ve Polonya'daki ulaşım ücretini de düşünürsek uçak biletleri, havalimanlarına gidip gelmekten daha ucuza mal oldu. Ayrıca uçakta geçirdiğim toplam süre 2 saat 25 dakikayken. Oturduğum yerden havalimanına gitmem iki buçuk saat, gelmem iki saat sürdü. Neden? Çünkü Skavsta'da Flygbussarna'nın tekeli var. Otobüsle yaklaşık 90 km/s ortalama hızla 80 dakikada ancak gidilebiliyor. Anlamlı olup olmaması tartışılabilir tabii ki, sonuçta ucuz bir hava yolu şirketi kullandığım için anlamsız sayılmazdı ama yine de insan denizi aşmak için 30 lira verip, havalimanından şehre dönemk için 25 lira verince kendini sorguluyor.
Kısacası bundan sonra biletlerimi alırken Arlanda'yı da kontrol edeceğim, çünkü her ne kadar hava yolu ucuz olsa da, havalimanı yolu anlamsız pahalı olabiliyor.
27 Şubat 2011 Pazar
Gdansk
Riga'dan sonra gittiğim ikinci yer Gdansk oldu. Gdansk Polonya'nın Baltık Denizi kıyısındaki şehri. Şehrin bulunduğu bölgede birbirine sahil şeridiyle bağlanan iki tane daha ufak merkez var (Gdynia ve Sopot). Ben sadece birine gittim zaman pek yoktu.
Gdansk'da da diğer Baltık ülkelerinin karakteristiklerini taşıyan pek çok yapı vardı. Şehrin ortasında alanı çok geniş olmasa da yüksekliği baya büyük bir kilise bulunuyordu. Sadece o da değil her adım başı kilise görebilmek de enteresandı. Üç sokağa bir kilise düşüncesiyle yola çıkmışlar sanırım. Bu yönden kendimi bir an Türkiye'de gibi hissettim. Ben her zaman okulu tercih ederim dini binaların yerine. Ayrıca çeşitli yerlerde lale figürleri de gördüm.
Gittiğimde hava anormal soğuktu. Şehir merkezindeki derecede -7 yazıyordu ama bence maksimum -12 dereceydi hava sıcaklığı. Sopot'a gittiğimde ise anormal rüzgar vardı ve de kısmi bir sis vardı. Deniz hoş görünüyordu yalnız. İskeleye çıktım ama çok ileri gidemedim çünkü gerçekten rüzgar etkisini daha da fena hissettiriyordu. İskeleden ileriye doğru bakınca, iskelenin sonunun sis dolayısıyla görünmüyor olması, ufak bir cennet kapısı izlenimi de yaratmıyor değildi.
Ayrıca çok garip bir yapı da vardı.
Yemeklere gelince çok değişik şeyler tattığım söylenemez ama yemek kültürleri gözlemlediğim kadarıyla pek çok Baltık ve İskandinav ülkesinden daha iyi. Hamur işi kültürlerinin olması bence oldukça iyi. Elmalı tartları oldukça güzel. İçinde tatlı veya tuzlu şeyler bulunan ufak börekçikleri de var. Onlar da oldukça hoş. Ayrıca kredi kartı büyüklüğünde mantı felsefesiyle hazırlanmış bir hamur işi de var. İçine et koyuyorlar mı bilmiyorum ama benim yediğim ıspanaklıydı. O da oldukça başarılı olmuştu. Ayrıca "Lech" isimli biraları ve elma aromalı vodkaları da oldukça güzel. İçki oldukça ucuz.
Polonyalılar kısmen Türkler'e benziyorlar. Kontrollerini hızlı kaybediyorlar. Kavga çıkartmaya oldukça müsaitler. Gittiğimiz bir barda bıyıklı (!) 30 yaşlarını geçmiş bir amca önce kavga çıkarmaya çalıştı, sonra güvenlik tarafından dışarı atıldı bir süreliğine ve sonunda barın önünde duran bir arabanın kaputuna yığıldı çuval gibi. Oldukça komikti. Ayrıca hiç ilgim olmayan bir dili dinlemeye başlayınca insan en sık kullanılan kelimeleri direk çıkartıyor ve ilk çıkarımım "dobra dobra" yapısıydı. "İyi", "güzel" veya "tamam" gibi anlamları var anladığım üzere ve onaylama cümlesi olarak kullanıyorlar. Noktalama işareti tadında kullanılınca biraz da Türkiyedeki kullanımını düşündüm "dobra dobra" sözcüklerinin. Bence biraz yanlış kullanıyoruz ama neyse.
Sonuç olarak çok hoşuma giden bir geziydi, arkadaşımla beraber güzel vakit geçirdim ve hem yeni bir ülke görmüş oldum hem de eğlendim. Böyle şeyleri tekrar tekrar yapmak gerek.
Gdansk'da da diğer Baltık ülkelerinin karakteristiklerini taşıyan pek çok yapı vardı. Şehrin ortasında alanı çok geniş olmasa da yüksekliği baya büyük bir kilise bulunuyordu. Sadece o da değil her adım başı kilise görebilmek de enteresandı. Üç sokağa bir kilise düşüncesiyle yola çıkmışlar sanırım. Bu yönden kendimi bir an Türkiye'de gibi hissettim. Ben her zaman okulu tercih ederim dini binaların yerine. Ayrıca çeşitli yerlerde lale figürleri de gördüm.
Gittiğimde hava anormal soğuktu. Şehir merkezindeki derecede -7 yazıyordu ama bence maksimum -12 dereceydi hava sıcaklığı. Sopot'a gittiğimde ise anormal rüzgar vardı ve de kısmi bir sis vardı. Deniz hoş görünüyordu yalnız. İskeleye çıktım ama çok ileri gidemedim çünkü gerçekten rüzgar etkisini daha da fena hissettiriyordu. İskeleden ileriye doğru bakınca, iskelenin sonunun sis dolayısıyla görünmüyor olması, ufak bir cennet kapısı izlenimi de yaratmıyor değildi.
Ayrıca çok garip bir yapı da vardı.
Yemeklere gelince çok değişik şeyler tattığım söylenemez ama yemek kültürleri gözlemlediğim kadarıyla pek çok Baltık ve İskandinav ülkesinden daha iyi. Hamur işi kültürlerinin olması bence oldukça iyi. Elmalı tartları oldukça güzel. İçinde tatlı veya tuzlu şeyler bulunan ufak börekçikleri de var. Onlar da oldukça hoş. Ayrıca kredi kartı büyüklüğünde mantı felsefesiyle hazırlanmış bir hamur işi de var. İçine et koyuyorlar mı bilmiyorum ama benim yediğim ıspanaklıydı. O da oldukça başarılı olmuştu. Ayrıca "Lech" isimli biraları ve elma aromalı vodkaları da oldukça güzel. İçki oldukça ucuz.
Polonyalılar kısmen Türkler'e benziyorlar. Kontrollerini hızlı kaybediyorlar. Kavga çıkartmaya oldukça müsaitler. Gittiğimiz bir barda bıyıklı (!) 30 yaşlarını geçmiş bir amca önce kavga çıkarmaya çalıştı, sonra güvenlik tarafından dışarı atıldı bir süreliğine ve sonunda barın önünde duran bir arabanın kaputuna yığıldı çuval gibi. Oldukça komikti. Ayrıca hiç ilgim olmayan bir dili dinlemeye başlayınca insan en sık kullanılan kelimeleri direk çıkartıyor ve ilk çıkarımım "dobra dobra" yapısıydı. "İyi", "güzel" veya "tamam" gibi anlamları var anladığım üzere ve onaylama cümlesi olarak kullanıyorlar. Noktalama işareti tadında kullanılınca biraz da Türkiyedeki kullanımını düşündüm "dobra dobra" sözcüklerinin. Bence biraz yanlış kullanıyoruz ama neyse.
Sonuç olarak çok hoşuma giden bir geziydi, arkadaşımla beraber güzel vakit geçirdim ve hem yeni bir ülke görmüş oldum hem de eğlendim. Böyle şeyleri tekrar tekrar yapmak gerek.
6 Şubat 2011 Pazar
Riga
Bu haftasonu Riga'ya gittim. Çok beğenmesem de etrafımdaki insanların güzelliğinden olacak baya zevk aldım.
Biletler: Biletleri yaklaşık bir 10 gün önce internet üzerinden almaya çalıştık. 4 kişilik bir kabine ben, Levent, Bosnalı dostumuz Arman ve Simon için yer ayırttık. Ama almaya çalışırken benim kredi kartımın şifresi bloke oldu. Şehrin güneydoğusunda yaşamama rağmen şehrin kuzeyine doğru bir yolculuk yapmak zorunda kaldık. Biletler oldukça ucuzdu. 25 SEK'e, evet tam 25 İsveç Kronu'na (yaklaşık 5 Türk Lirası) gidiş ve dönüş bileti aldım. Aynı parayla Ankara'da şehir içi ulaşımda, bir aktarma yapacaksanız örneğin, gidiş dönüş bileti ancak alınıyor olması beni ayrıca yaraladı.
Gemi: Geminin ismi Romantika'ydı. Her zaman olduğu gibi kaldığım yerden toplamda 20 civarında kişi toplaşıp gittik. Tam saymadım ama 15 saat civarında bir yolculuk yapmış olduk Riga'ya ve geri dönüşte de aynı süreyi gemide geçirdik. Gemi baya başarılı olmuş aslına bakarsanız. İçinde diskosu, karaoke barı, restoranı, kafesi ve hatta saunası (Türk hamamı bile vardı) ve pek hatta duty free'si bile vardı.
Riga: Gitmeden önce wikipedia araştırmalarıma göre şehrin nüfusu her yıl yaklaşık 10000 kadar düşüyormuş ve şu anda 700000 insan yaşıyormuş şehirde. Yani şehrimiz 2080 yılında yok olabilir aniden dünya haritasından. Şaka maka gerçekten biraz değişik bir yer. Karayı gördüğümüzde dışarıda güneşin doğuşunu seyretmeye çıkmıştık ve üzülmüştüm göremeyeceğim, gitmek zorunda kalacağız diye. Yalnız yaklaşık 1.5 saat civarında boğaz gibi bir yerden geçerek ancak ulaştık şehrin limanına. Şehre girerken çok büyük bir alanda liman endüstrisi vardı. Her tarafta vinçler ve eski gemiler dolanıyordu. Ama hiç aktif değildi. Koskoca 1 saat boyunca izledik bütün limanı toplamda sadece 1 gemi hareket etti. Sanırım limanın büyük bir kısmı atıl durumdaydı. Limana girdikten sonra toplamda 5-6 saatimiz vardı geri dönmek için gemiye çünkü aynı gün saat 17:00'de gemi Stockholm'e geri dönüş yapacaktı. Böyle çamur toprak bir parkın içinden geçerek şehrin merkezine ulaştık. Riga, cumartesi sabah 10'da, terk edilmiş bir İkinci Dünya Savaşı şehrine benziyordu. Turistler dışında doğru düzgün kimsecikler yoktu. Tramvaylar minimum 30 yıllıktı. Şehir merkezinde yollara taş döşenmiş, orası güzel bir ayrıntıydı. Ayrıca arabaları deli gibi kullanıyorlar. Şehir merkezinde 80-90 km/s hıza ulaşan arabalar gördüm. Ayrıca saat biraz daha geçince şehir canlandı. Pazar alanına gittik ve baya bir zaman geçirdik orada. Satabilecekleri herşeyi satıyorlardı pazarda. Kahve fincanından el radyosuna, domatesten peynire her şey vardı. Ayrıca insanların bana sürekli omuz atmaları da pek hoşuma gitmedi.
Sonra yemek yedik bir yerde. Mantı gibi bir yemekleri var. İsmi pelmeni. İçine tavuk, damuz, peynir veya patates koyarak yapıyorlar. Sanırım bizim mantı gibi uçları bükülerek değil, üst üste iki hamur koyup aralarını kesiyorlar. Üstüne de yoğurt veya dandik soslardan birini koyup servis ediyorlar (ki sosların soğuk olması beni çok kırdı, sıcak yemeğin üstüne soğuk sos konmaz, ayıp diye bir şey var).
Gemiye geri dönerken özgürlük anıtını gördük. 1935 Letonya Özgürlük Savaşı için yapıldığını öğrendim ama daha çok eski Sovyetler Birliği'nden kalmış bir heykele benziyordu. Heykelin hemen yakınındaki Apple Store ve McDonald's ise Oscar'ın kapitalizme gittiğini kanıtlıyordu sanırım.
Son olarak çok hoş bir kedi figürü var Riga'nın. Kedi Evi diye bir yerin üstünde çok hoş bir detay olarak kızgınca bir kedi duruyor.
Biletler: Biletleri yaklaşık bir 10 gün önce internet üzerinden almaya çalıştık. 4 kişilik bir kabine ben, Levent, Bosnalı dostumuz Arman ve Simon için yer ayırttık. Ama almaya çalışırken benim kredi kartımın şifresi bloke oldu. Şehrin güneydoğusunda yaşamama rağmen şehrin kuzeyine doğru bir yolculuk yapmak zorunda kaldık. Biletler oldukça ucuzdu. 25 SEK'e, evet tam 25 İsveç Kronu'na (yaklaşık 5 Türk Lirası) gidiş ve dönüş bileti aldım. Aynı parayla Ankara'da şehir içi ulaşımda, bir aktarma yapacaksanız örneğin, gidiş dönüş bileti ancak alınıyor olması beni ayrıca yaraladı.
Gemi: Geminin ismi Romantika'ydı. Her zaman olduğu gibi kaldığım yerden toplamda 20 civarında kişi toplaşıp gittik. Tam saymadım ama 15 saat civarında bir yolculuk yapmış olduk Riga'ya ve geri dönüşte de aynı süreyi gemide geçirdik. Gemi baya başarılı olmuş aslına bakarsanız. İçinde diskosu, karaoke barı, restoranı, kafesi ve hatta saunası (Türk hamamı bile vardı) ve pek hatta duty free'si bile vardı.
Riga: Gitmeden önce wikipedia araştırmalarıma göre şehrin nüfusu her yıl yaklaşık 10000 kadar düşüyormuş ve şu anda 700000 insan yaşıyormuş şehirde. Yani şehrimiz 2080 yılında yok olabilir aniden dünya haritasından. Şaka maka gerçekten biraz değişik bir yer. Karayı gördüğümüzde dışarıda güneşin doğuşunu seyretmeye çıkmıştık ve üzülmüştüm göremeyeceğim, gitmek zorunda kalacağız diye. Yalnız yaklaşık 1.5 saat civarında boğaz gibi bir yerden geçerek ancak ulaştık şehrin limanına. Şehre girerken çok büyük bir alanda liman endüstrisi vardı. Her tarafta vinçler ve eski gemiler dolanıyordu. Ama hiç aktif değildi. Koskoca 1 saat boyunca izledik bütün limanı toplamda sadece 1 gemi hareket etti. Sanırım limanın büyük bir kısmı atıl durumdaydı. Limana girdikten sonra toplamda 5-6 saatimiz vardı geri dönmek için gemiye çünkü aynı gün saat 17:00'de gemi Stockholm'e geri dönüş yapacaktı. Böyle çamur toprak bir parkın içinden geçerek şehrin merkezine ulaştık. Riga, cumartesi sabah 10'da, terk edilmiş bir İkinci Dünya Savaşı şehrine benziyordu. Turistler dışında doğru düzgün kimsecikler yoktu. Tramvaylar minimum 30 yıllıktı. Şehir merkezinde yollara taş döşenmiş, orası güzel bir ayrıntıydı. Ayrıca arabaları deli gibi kullanıyorlar. Şehir merkezinde 80-90 km/s hıza ulaşan arabalar gördüm. Ayrıca saat biraz daha geçince şehir canlandı. Pazar alanına gittik ve baya bir zaman geçirdik orada. Satabilecekleri herşeyi satıyorlardı pazarda. Kahve fincanından el radyosuna, domatesten peynire her şey vardı. Ayrıca insanların bana sürekli omuz atmaları da pek hoşuma gitmedi.
Sonra yemek yedik bir yerde. Mantı gibi bir yemekleri var. İsmi pelmeni. İçine tavuk, damuz, peynir veya patates koyarak yapıyorlar. Sanırım bizim mantı gibi uçları bükülerek değil, üst üste iki hamur koyup aralarını kesiyorlar. Üstüne de yoğurt veya dandik soslardan birini koyup servis ediyorlar (ki sosların soğuk olması beni çok kırdı, sıcak yemeğin üstüne soğuk sos konmaz, ayıp diye bir şey var).
Gemiye geri dönerken özgürlük anıtını gördük. 1935 Letonya Özgürlük Savaşı için yapıldığını öğrendim ama daha çok eski Sovyetler Birliği'nden kalmış bir heykele benziyordu. Heykelin hemen yakınındaki Apple Store ve McDonald's ise Oscar'ın kapitalizme gittiğini kanıtlıyordu sanırım.
Son olarak çok hoş bir kedi figürü var Riga'nın. Kedi Evi diye bir yerin üstünde çok hoş bir detay olarak kızgınca bir kedi duruyor.
Perdeler
Stockholm insanlarının evleri genel itibariyle çok güzel. Nereden biliyorsun kaçının evine gittin nereden biliyorsun diye sorulacak olursa, genel olarak hepsini görebiliyorsunuz. Ne tül ne de perde kullanılmıyor yoğunlukla. Genelde loş ışıklar var. Böyle büyük bir disko topu büyüklüğünde kağıttan küresel toplarla aydınlatmayı iyice loşlaştırıyorlar. Ayrıca bulunduğum yer şehrin dışarısında bir varoş bölgesi olsa da evler oldukça güzel. Hatta Türkiye'deki evlerin %90'ından daha güzeldir diye tahmin ediyorum.
Evlerde genel olarak kocaman plazma televizyonlar var. Biraz dikkatli bakınca ne seyrettiklerini bile görebiliyorsunuz. Çünkü genelde 100 inçlik ekranlara benziyor o plazmalar.
Perde kullanmasalar da kendilerine tülü tavsiye edebilirim çünkü gecenin bir yarısı loş ışıktan çıkan kırmızı donlu bir adam görmek istemem gerçekten.
Evlerde genel olarak kocaman plazma televizyonlar var. Biraz dikkatli bakınca ne seyrettiklerini bile görebiliyorsunuz. Çünkü genelde 100 inçlik ekranlara benziyor o plazmalar.
Perde kullanmasalar da kendilerine tülü tavsiye edebilirim çünkü gecenin bir yarısı loş ışıktan çıkan kırmızı donlu bir adam görmek istemem gerçekten.
23 Ocak 2011 Pazar
Çaydanlık
Bilen bilir, çok deli çay içerim. Özlediğim şeylerin başında çay geliyor gerçekten. "Al yap kardeşim allaallaa!" tepkisi gelebilir. Alıyorum zaten de, çaydanlık çayının tadını tutturamıyorum pek tabi. Kaldığım yerde mutfakta kahve için bilimum gereç var yalnız çay için hiç bir şey yok. Sallama çay hiç sevmem ama bazen onu içmek zorunda kalıyorum. Bir de diğer bir alet var, isminin de ne olduğunu bilmiyorum. Normal demlemelik çayı içine koyup sallıyorsun. Tadı biraz daha iyi ama, ı-ıh tutmuyor gerçekten de.
Kısacası çaydanlık bulmalıyım acilen, anormal ihtiyacım var. Bir de yeni öğrendiğim bir şey, genelde kullandığımız metal çaydanlıklar dünyanın başka bir yerinde sanırım hiç yaygın değil. Çayı demin bahsettiğim çay tutacağına koyup demliyorlar anladığım kadarıyla. İngilizlerin çaydanlıkları da genelde porselen ve altlarında su ısıtabilinen bir kap yok. Kısacası o da pek başarılı değil.
Ikea'da falan da yoktu çaydanlık, yakın bir zamanda çaydanlık bulmalıyım, yoksa Türkiye'ye döndüğümde çaydanlığı öpebilirim toprak yerine.
Kısacası çaydanlık bulmalıyım acilen, anormal ihtiyacım var. Bir de yeni öğrendiğim bir şey, genelde kullandığımız metal çaydanlıklar dünyanın başka bir yerinde sanırım hiç yaygın değil. Çayı demin bahsettiğim çay tutacağına koyup demliyorlar anladığım kadarıyla. İngilizlerin çaydanlıkları da genelde porselen ve altlarında su ısıtabilinen bir kap yok. Kısacası o da pek başarılı değil.
Ikea'da falan da yoktu çaydanlık, yakın bir zamanda çaydanlık bulmalıyım, yoksa Türkiye'ye döndüğümde çaydanlığı öpebilirim toprak yerine.
Çeşmeden Su İçmek
Küçükken, Ankara'da yaşıyorken çeşmeden su içebiliyorduk. Su iyiydi baya. Sonra Kızılırmak falan fistan bişeyler oldu ve artık içemiyorduk. Bu özgürlüğe burada yeniden kavuştum sanırım. Çeşmeden su içebilmek çok iyi birşey. İlk geldiğim gün zaten bayağı bir su aradık. Sonra mineralli su aldık ve normalde olmasını beklediğim fiyattan baya da bir pahalıydı. Sonra yurda geldiğimde eşyaları yerleştirirken insanların suyu çeşmeden içtiğini fark ettim. O an üzülmekle sevinmek arasındaki ince çizgiyi hissettim sanırım.
Öğrendiğim üzere İsveç içme suyu en temiz ülkelerden biriymiş. Suları da baya güzel bence. Sert değil. Damacana pompasını kanırtmaktan veya bir şişeyi doldurmak için iki saat beklemek zorunda değilim. Baya iyi bir olay oldu bu.
Ayrıca daha da hoş bir şey gördüm. Okuldaki umumi tuvaletlerde plastik bardaklar var. Öyle alıp içiyor herkes tuvaletteki musluktan. Ama ben o kadar susamadım sanırım. Temiz memiz ama iki dakika önce işimi gördüğüm yerden su içmek biraz garip geliyor şimdilik.
Öğrendiğim üzere İsveç içme suyu en temiz ülkelerden biriymiş. Suları da baya güzel bence. Sert değil. Damacana pompasını kanırtmaktan veya bir şişeyi doldurmak için iki saat beklemek zorunda değilim. Baya iyi bir olay oldu bu.
Ayrıca daha da hoş bir şey gördüm. Okuldaki umumi tuvaletlerde plastik bardaklar var. Öyle alıp içiyor herkes tuvaletteki musluktan. Ama ben o kadar susamadım sanırım. Temiz memiz ama iki dakika önce işimi gördüğüm yerden su içmek biraz garip geliyor şimdilik.
Köpek
Yaklaşık 12 gün oldu Stockholm'e geleli. Sanırım pek çok kişinin kedisi köpeği var buralarda. Otobüslerde metroda her yerde köpekli amcalar teyzeler görüyorum. Parklarda, sokaklarda, yürüyen merdivende, kafayı çevirdiğim her yerde, eşek kadarından kedi kadarına bin bir çeşit köpek gördüm sanırım. Otobüslerde eğer körüklüyse 2, değilse 1 tane boşluk var. Bebek arabaları veya köpekler için. Hayır bir de insan bazılarından korkuyor. Saldırmıyorlar falan ama 2 metre köpek tırsıyorum zaman zaman. Bazı köpekler var, kucak köpeği. 2-3 gün önce yanına oturduğum kadının kucağında vardı bir tane.
Hani insan bir görüyor şirin diyor, iki görüyor tatlıymış diyor da, biraz sıkıldım it görmekten. Sıkılmaktan öte 2 metrelik azmanlardan biri benim eli götürüp kaçmasından korkuyorum biraz da.
Hani insan bir görüyor şirin diyor, iki görüyor tatlıymış diyor da, biraz sıkıldım it görmekten. Sıkılmaktan öte 2 metrelik azmanlardan biri benim eli götürüp kaçmasından korkuyorum biraz da.
13 Ocak 2011 Perşembe
İlk İzlenim
İlk şunu söylemeliyim, teoride olmasa da pratikte İsveççe diye bir dilin var olmasının hiç bir anlamı yok, çünkü İsveççe bilinmesi gereken her ortamda İngilizce konuşabiliyorsun. Buradaki amcalar tahmin edilebileceği üzere biraz soğuk insanlar, öyle konuşmasını çok sevmiyorlar, ki bu aslında bir bakıma iyi birşey. Bir de garip bir geyikleri var, her yerde, her ortamda bahsediliyor. İsveçliler biraz utangaçtır, o yüzden ilk hamleyi sen yapmalısın. Zaten seve seve olmasa da yapıyorum bir şekilde ama madem bu kadar açık bir sorun bu (kendileri sorun olarak düşünüyorlar bunu) düzelt yani ne var, bir insana "merhaba ben jale!" demek ne kadar zor olabilir ki.
Yemek yemek konusunda Türkiye'deki zevklerimle yarışabilecek bir yere daha gitmedim sanırım. İlk gün ufak bir fast food dükkanına girdik. "Kebab" olarak etiketlenmiş bir yemek vardı, tat olarak salamı görüntü olarak döneri andıran bir şey önümüze verildi ve yedik. "Imfh" diyebilirim bu yemek için, çok fena değildi ama İsveçlilerin kebabın ne olduğu konusunda ufak bir tutoriala ihtiyaçları var bence. Son iki gündür birilerinin evinde yiyorum. İlk gün kendi sponsorumun evinde bir akşam yemeği yedim, başarılıydı. "Swedish meatballs" başarılı bir yemek, ama maydonoz ve kimyonu unutuyorlar. İkinci gün de Levent'in sponsorlarında yedik, onlar pek bir şey yapamadılar. Sanırım yarın için planlar yapmalıyım.
Şimdiye kadar bir kere dışarı çıktım, sponsorum Frej'in demesine göre oldukça dandirik bir yer olan Club Union diye bir yere gittik. Benden geçer not aldı ne yalan söyleyeyim, Türkiye'deki ortalama üstü clublarla yarışır.
Bir de son birşeyden bahsetmeliyim ki, Stockholm'de şehrin organizasyonu muhteşem. 1-1.5 milyonluk bir şehir olduğunu söyledi sponsorum Frej. 7 tane metro hattı var. Tam saymadım ama 100 tane de durağı vardır metronun. Metro 1'e kadar çalışıyor. Otobüsler durmuyor. Ve dedikleri dakikada geliyorlar, saniye sektirmiyorlar kalkmak için. Ben ise 3 gün kadar önce şehrin en gelişmiş bölgesine saat 11:15'den sonra bir tane bile otobüs göndermeyen bir şehirde yaşıyordum. İçkiyi yasaklamalıyız bence de ya. Herşeyi çözecek hamle bu.
Yemek yemek konusunda Türkiye'deki zevklerimle yarışabilecek bir yere daha gitmedim sanırım. İlk gün ufak bir fast food dükkanına girdik. "Kebab" olarak etiketlenmiş bir yemek vardı, tat olarak salamı görüntü olarak döneri andıran bir şey önümüze verildi ve yedik. "Imfh" diyebilirim bu yemek için, çok fena değildi ama İsveçlilerin kebabın ne olduğu konusunda ufak bir tutoriala ihtiyaçları var bence. Son iki gündür birilerinin evinde yiyorum. İlk gün kendi sponsorumun evinde bir akşam yemeği yedim, başarılıydı. "Swedish meatballs" başarılı bir yemek, ama maydonoz ve kimyonu unutuyorlar. İkinci gün de Levent'in sponsorlarında yedik, onlar pek bir şey yapamadılar. Sanırım yarın için planlar yapmalıyım.
Şimdiye kadar bir kere dışarı çıktım, sponsorum Frej'in demesine göre oldukça dandirik bir yer olan Club Union diye bir yere gittik. Benden geçer not aldı ne yalan söyleyeyim, Türkiye'deki ortalama üstü clublarla yarışır.
Bir de son birşeyden bahsetmeliyim ki, Stockholm'de şehrin organizasyonu muhteşem. 1-1.5 milyonluk bir şehir olduğunu söyledi sponsorum Frej. 7 tane metro hattı var. Tam saymadım ama 100 tane de durağı vardır metronun. Metro 1'e kadar çalışıyor. Otobüsler durmuyor. Ve dedikleri dakikada geliyorlar, saniye sektirmiyorlar kalkmak için. Ben ise 3 gün kadar önce şehrin en gelişmiş bölgesine saat 11:15'den sonra bir tane bile otobüs göndermeyen bir şehirde yaşıyordum. İçkiyi yasaklamalıyız bence de ya. Herşeyi çözecek hamle bu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

