Bu haftasonu Riga'ya gittim. Çok beğenmesem de etrafımdaki insanların güzelliğinden olacak baya zevk aldım.
Biletler: Biletleri yaklaşık bir 10 gün önce internet üzerinden almaya çalıştık. 4 kişilik bir kabine ben, Levent, Bosnalı dostumuz Arman ve Simon için yer ayırttık. Ama almaya çalışırken benim kredi kartımın şifresi bloke oldu. Şehrin güneydoğusunda yaşamama rağmen şehrin kuzeyine doğru bir yolculuk yapmak zorunda kaldık. Biletler oldukça ucuzdu. 25 SEK'e, evet tam 25 İsveç Kronu'na (yaklaşık 5 Türk Lirası) gidiş ve dönüş bileti aldım. Aynı parayla Ankara'da şehir içi ulaşımda, bir aktarma yapacaksanız örneğin, gidiş dönüş bileti ancak alınıyor olması beni ayrıca yaraladı.
Gemi: Geminin ismi Romantika'ydı. Her zaman olduğu gibi kaldığım yerden toplamda 20 civarında kişi toplaşıp gittik. Tam saymadım ama 15 saat civarında bir yolculuk yapmış olduk Riga'ya ve geri dönüşte de aynı süreyi gemide geçirdik. Gemi baya başarılı olmuş aslına bakarsanız. İçinde diskosu, karaoke barı, restoranı, kafesi ve hatta saunası (Türk hamamı bile vardı) ve pek hatta duty free'si bile vardı.
Riga: Gitmeden önce wikipedia araştırmalarıma göre şehrin nüfusu her yıl yaklaşık 10000 kadar düşüyormuş ve şu anda 700000 insan yaşıyormuş şehirde. Yani şehrimiz 2080 yılında yok olabilir aniden dünya haritasından. Şaka maka gerçekten biraz değişik bir yer. Karayı gördüğümüzde dışarıda güneşin doğuşunu seyretmeye çıkmıştık ve üzülmüştüm göremeyeceğim, gitmek zorunda kalacağız diye. Yalnız yaklaşık 1.5 saat civarında boğaz gibi bir yerden geçerek ancak ulaştık şehrin limanına. Şehre girerken çok büyük bir alanda liman endüstrisi vardı. Her tarafta vinçler ve eski gemiler dolanıyordu. Ama hiç aktif değildi. Koskoca 1 saat boyunca izledik bütün limanı toplamda sadece 1 gemi hareket etti. Sanırım limanın büyük bir kısmı atıl durumdaydı. Limana girdikten sonra toplamda 5-6 saatimiz vardı geri dönmek için gemiye çünkü aynı gün saat 17:00'de gemi Stockholm'e geri dönüş yapacaktı. Böyle çamur toprak bir parkın içinden geçerek şehrin merkezine ulaştık. Riga, cumartesi sabah 10'da, terk edilmiş bir İkinci Dünya Savaşı şehrine benziyordu. Turistler dışında doğru düzgün kimsecikler yoktu. Tramvaylar minimum 30 yıllıktı. Şehir merkezinde yollara taş döşenmiş, orası güzel bir ayrıntıydı. Ayrıca arabaları deli gibi kullanıyorlar. Şehir merkezinde 80-90 km/s hıza ulaşan arabalar gördüm. Ayrıca saat biraz daha geçince şehir canlandı. Pazar alanına gittik ve baya bir zaman geçirdik orada. Satabilecekleri herşeyi satıyorlardı pazarda. Kahve fincanından el radyosuna, domatesten peynire her şey vardı. Ayrıca insanların bana sürekli omuz atmaları da pek hoşuma gitmedi.
Sonra yemek yedik bir yerde. Mantı gibi bir yemekleri var. İsmi pelmeni. İçine tavuk, damuz, peynir veya patates koyarak yapıyorlar. Sanırım bizim mantı gibi uçları bükülerek değil, üst üste iki hamur koyup aralarını kesiyorlar. Üstüne de yoğurt veya dandik soslardan birini koyup servis ediyorlar (ki sosların soğuk olması beni çok kırdı, sıcak yemeğin üstüne soğuk sos konmaz, ayıp diye bir şey var).
Gemiye geri dönerken özgürlük anıtını gördük. 1935 Letonya Özgürlük Savaşı için yapıldığını öğrendim ama daha çok eski Sovyetler Birliği'nden kalmış bir heykele benziyordu. Heykelin hemen yakınındaki Apple Store ve McDonald's ise Oscar'ın kapitalizme gittiğini kanıtlıyordu sanırım.
Son olarak çok hoş bir kedi figürü var Riga'nın. Kedi Evi diye bir yerin üstünde çok hoş bir detay olarak kızgınca bir kedi duruyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder